Elimde çayım sigaram uzaklara dalmıştım. Yolculuk kendi içime idi.

Tamda Orhan Veli’nin ‘’Anlatamıyorum’’ şiiri kıvamındaydım. O sırada yüreğimin zili çaldı, baktım on yaşındaki çocukluğum çıkageldi, misafirim sana dedi.
Hoş geldin dedim gülümsedik birbirimize.
Haydi, bırak çıkmazları ver elini, bana gidelim dedi, uydum ona usulca.
Kendimi köyümde buldum. Sanki Nihal Atsız Run Adamı romanındayım.

Her şey tertemizdi. Hayat sanki daha yeni yeşeriyordu. Dünya desen bozulmamıştı, ikimiz çocuk olduk.
Biz birbirimizin bütünüyüz dedi. Ama bazen beni unutuyorsun diye sitem etti. Acı, acı gülümsedim ona.
Yapma dedi gülüşünü sakın soldurma. Göz kırptım.
Köyümün toprak damının altında korunaklı bir vatan bulduk.
Bana unutma buraları, her şey burada başladı dedi. Unutur muyum hiç en güzel ve saf güzelliği ben burada yaşadım dedim. Biliyorum diye name yaptı bana.
Sanki bütün mevsimlere koşturup, birlikte büyüdük.
Gündüzden geceye, kıştan yaza en güzeli de ilkbahardı.
Yağmurun yağışında taşlı yollardan akan sulara bent kurup ayaklarımızı yıkadık, sanki bütün yorgunluklarımızı alsın der gibiydik. Islandık tertemiz dağ yağmurunda iliklerimize kadar.
Yağmur sonrası gök kuşağının altından geçmek için koştuk, bütün dileklerimiz gerçekleşsin diye. Dur dedim sana yetişemiyorum. Değişmez dedim kader değişmez.
Dereye gittik şırıl, şırıl akıyordu. Yunaklık dolmuştu, kazanı kurduk yıkadık bütün kirlilikleri.
Lekesi kaldı dedim. Çıkmaz dedi. O senin hayat izlerin, sende leke kalmasa sen olmazsın diye fısıldadı.
Sadece ilkbaharda akan oluğun önündeki teknede çimdik mis gibi. Bu günümüzden arınmak için. Ama yaşanmışlıkların kiri yer etmişti. Kesede atsan çıkmıyordu.
Siyan önlük, beyaz yaka ile karlara bata çıka okula giderken kartopu da oynadık.
Piynar çaltıları arasından mor menekşeleri kokladık. Hayatın renkleri ve çeşitliliği gibi kır çiçekleri arasında koştuk. Her yaşadığımızın güzel yanını bulduk kır çiçeklerinde.
Kuyulardan su çekip içtik kana, kana özlemlerimize kavuşur gibi.
Birazda ormana gidelim diye koşturdu onluğum. Dur dedim ben yorgunum. Katran ağacı altında dinleniriz dedi.
Vardık koca katranın dibine yaslandık gövdesine. Alay ediyordu benle. Çok yormuşsun kendini değdi mi dedi?
Haydi, yak sigaranı sorgula bakalım 60 yıllık hayatını dedi.
Seni de beni de çok yordum yorarken de farkına bile varmadım dediğimde, şimdi farkında mısın? Dedi bana.
Çokbilmişsin dedim, sen zamanında bilseydin diye de akıl veriyor haylaz çocuk.
Haklıydı.
Değmeyecek kişilere ve şeylere çok emek ettin biraz sakin ol değmeze sen değer katamazsın anladın sen bunu ama biraz geç oldu dedi.
Sevdiklerin, emeklerin ne oldu? Diye iğneledi beni.
Sen sevdiğin her kişiyi ve şeyi gereğinden fazla önemsedin diye de ekledi.
Aman çok sorgulama beni nenemin anlattığı masallar gibi sevdim dedim.
İnsanı ve aşkı, doğayı…
Ve eski TÜRK FİLİMLRİNDE gördüğüm gibi sevdim. Yalansız, çıkarsız ve safça. Sevmek için hiç karşılık beklemeden, karşılık görmeden sevmeyi seçtim.
Körlemesine.
Onu biliyordum dedim.
Salak dedi bana, Hep kendinden verdin aşk dedin, insan dedin, sevgi dedin karşılığı var mıymış? Dedi. Masal bu ya dedim bende.
Sen başka türlüsünü bilmiyordun, ama öğrendin kör tutkunun bedelini hem de en kötü tecrübelerle diye de ekledi.
Ne çok insana değer verdin, elinden tutukların YÜREĞİNDEN ISIRDI hep dedi.
Evet dedim, çok hırpalandım ama huy devam ettim insan olamaya dediğimde yanağımdan damlalar süzülüyordu. Minicik elleriyle gözyaşlarımı sildi.
Çok ağlasam bütün yaşadıklarım, gördüğüm kötülükler yıkanır temizlenir mi? Dediğimde.
Olmaz dedi kesin bir ses tonuyla. Sen değişmelisin, çok değiştin ama içindeki insanlık hala aynı diyerek güldü bana.
Yüzümdeki çizgilere dokundu, benim ellerim kömür karası saçlarında dolaştı.
Çizgilerin hesabını sormayacağım dediğinde, atmış yılın izleri olsun gari dedim.
Şimşekler çakarken çekil o ardıç ağacı altından yıldırım düşer çarpılırsın yetmedi mi hayattan yediğin şamarlar diye acılarımı deşti. Artık kendimi düşün diye de öğüt verdi.
Kendine DEĞER VER diye emir etti.
Sen bilmezsen değerini kimse de bilmez diye öğüt verdi haylaz.
Haklık yalağından su içelim susadık koştururken yamaçları derken suratıma baktı. Hayırdır beğendin mi? Pis mi? Hayata karşı bağışıklığın artar diye inceden iğneyi batırdı.
Mezarlıkta, gidenlere Fatiha okurken, karamsarlıklarımızı da gömdük.

Bir güzel yel esti bütün orman kokularıyla aldı hüzünlerimizi.
Kelkaya’dan aşağıya attık bütün kötülükleri, bir daha dönemesin diye.
Armut çiçeğini kokladık, erik çaldık dayımın ağılından, kiraz da, çiğdem söktük, topalak eştik,  gelincik toplayıp oje yaptık tırnaklarımıza, kızılcığın dalından düştük, arpa başaklarına dokunduk, papatyalardan demet yaptık, otları toplayıp böreğe kattık. Anılarımızda ne kadar güzellik varsa doğa ile bütünleştirip harman ettik.
Bütün kır çiçeklerini, kokularıyla birlikte huzuru, sevgiyi, neşeyi mutluluğa kattık, topladık bohçaladık, hayatın güzel yanlarını yaşamak için cephanemiz oldu. Sümbüllerin kokusunda, nergisin zarafetinde.

El ele tutuşup türkü söyledik cırtlak sesimizle her kötüye inat kahkaha attık. Çatla sen kötülük dercesine.

Güzelliklere bakalım dedik.
ÇOCUKLARIM geldi yanı başıma bir gülüşleri bütün ağrılarımı alıverdi. Kardeşlerimle ve arkadaşlarımla oyuna tutuştuk. Çocuk kahkahaları yansıdı dağ yamaçlarına.
Bir kaç dostum alkış tuttu, hasetlerin de bakışları nazar etti.
Kuşların cıvıltısında hayatın neşeli yönlerini dinle bak sana neler anlatıyor deyip gözlerimin içine bakıp güldü. Bende kahkahayı bastım, iyi şeylere odaklan BOŞ VER dedik beraberce.
Çokbilmiş bir tavırla boş ver de herkesten her şeyi beklersen hayal kırıklığına uğramazsın derken kızıyordu bana…
Gece tahtın başında uzandık sırtüstü, evreni seyrederken samanyolu elimizi uzatsak değecek kadar yakındı. Bütün haşmetiyle geceyi gündüze çeviriverdi.
Sanki bütün yaşanmışlıklar dizilmiş karşımıza yıldız olmuş parlıyordu. İyisi ile kötüsü ile.
Yağ tenekesine ekilmiş Kâbe süpürgesinin kokusunu getirdi bir esinti. Sanki hayatımızdaki ferahlıklar gibiydi.
Hayat güzel devam et nerede biterse pilin oraya kadar kendine sarıl ve güven. En güvenli liman kendinsin bende yanındayım unutma emi diye sarmaladı beni bütün içtenliğiyle.

Bak dedi bana seni benden iyi anlayan kimseleri bulamazsın,  tatlı dilli olanları dost sanma, dillerinde zehri beraberinde taşıyorlar ama sen farkına zor varıyorsun, davranışlarını takip et o zaman az üzülürsün olur mu? Diye de akıl verdi.
Sonra, azalttık insan kalabalığını, öze dönüp sakinleştik.
Unutma dedi, sana senden başka kimse hükmedemez, üzemez, mutlu edemez sen kendi değerini kendin belirle diye de tembihledi.
Dünya senin yaşındaki gibi değil ki dediğimde, değişen bir şey yok zamanın getirdikleri değişti sen beni unutma yeter dedi.
Elimi tuttu sıkı, sıkı ben hep buradayım dedi, sarılıp uyuduk yıldızları yorgan ettik üzerimize.
Sabah güneşinin karşı dağa yansımasında uyandık, bütün kötülükleri yorganın altında bırakıp, gün doğumunu seyrettik. Yeniden dedik yeniden hayata ve umuda. Ama daha farkında olarak… Kendimize değer vererek.
Atmışımla onluğum bir olunca dünya bana daha kolay geldi.
Patlattık bir kahkaha hayat güzel dedik kucaklaştık.
Çocukluğumun kıtlığında mutluluğun bolluğunu yaşadık.
Huzur buldum.
Hülasa aradığımı da, Kendimmişim. Koskoca 60 yılın bitiminde kendimle hesaplaştım…
Kalın Sağlıcakla__Kendinizi Sevin__Meyrem’ce